alpbanner.jpg

Facebook Twitter

Tarkan Fanta Turnesi…Diyarbakır ve Malatya…

Diyabakır’a ilk kez, yine Cahit abinin film müzikleri grubu ile gelmiştim. Galiba 2002 yılıydı. O zaman bu şehri bakımsız bulmuştum. Konser verdiğimiz Sur dibinde, her yerde güvenlik kameraları, çoooook sıcak bir havada eğlenen insanlar vardı. Konserden sonra elimdeki pet şişeyi işaret ederek, bitirdiysem şişeyi ona vermemi isteyen çok yaşlı bir amcayla gözlerim dolmuştu. Bu fukaralık her şehirde gözümüze çarpıyor ama bazen hayatın içinde bu insanların neler yaşadığını görmüyoruz. Şükrederek ve sahip olduklarımızın çok azını bile ancak hayal edebilecek insanlar olduğunu bilerek yaşamamız gerekiyor bence.

O gece bizi Kervansaray’a götürdüler – her şehirde vardır ya bir tane. Gece oldukça büyük, u şeklinde bir masann etrafında sinemacılar, müzisyenler ve şehirden insanlarla harika bir yemek yedik. Sahneye çıkan üçlünün çaldıkları müziği hala unutamam. Biraz Arap, biraz Türk, biraz İran müziği karışımı ney-ud-perküsyondan müteşekkil bir gruptu bu. Ancak daha sonra tabii ki de oyun havalarına geçilince ve asma davullar çıktı meydana. Herkes ayaklandı birden halay için – bizden başka tabi. Halay başı olan amca, bir ara davulcuya dönüp “Daha hızlı, daha hızlı” diye bağırmaya başladı. Bu arada bildiği tüm figürleri sergiliyordu -mendil sol elde havada sallandırılırken yere diz çöküp kalkma, halayda yanda duran kişiyi eli bükerek arkaya alıp yine mendili sol elde havada hızla çırpma gibi. Bu görüntü bana, dişisini tavlamaya çalışırken tüm tüylerini havalandıran ve kur yapan bir erkek tavuskuşunu anımsatmıştı. O gün Galatasaray’ın şampiyon olduğunu ve halkın sokaklarda büyük sevinç gösterisi yaptığını da hatırlıyorum. Diyarbakır’ın hemen hepsi Galatasaray’lıymış.

Diyarbakır’ı bu gittiğimde çok daha gelişmiş, temizlenmiş ve düzenlenmiş buldum. Güzel restoranlar vardı her yerde. Konser günü gündüz çarşıda dolaşırken girdiğimiz mağazalarda Tarkan grubundan olduğumuzu anlayan esnaf güleryüzlülükle bizimle konuşup Diyarbakır’da Tarkan’ın nasıl sevildiğini anlattılar bize. Ama çok sıcaktı. Gerçekten, çooook sıcak. Derecelere göre 46,5 olan ısı, hislerimize göre 50 civarındaydı. Olsundu. Bir müzisyen her koşul altında çalabilmeliydi:) Konserden tabi ki de yine kavgalar, müzik dinlemeye değil olay çıkarmaya gelen bazı şahısların yanlarındakilere sahneden bile görülen sataşmaları eksik olmadı. İyi niyetle düşününce sevgilerinden, eğlenceye açlıklarından ve uzak oluşlarından diyebileceğimiz, ama bence esasında sahneye müdahale edince oluşabilecek herhangi bir rezalet aracılığıyla o rezaletin mimarı olduğunu arkadaşlarına göstererek kendi minik dünyasında bir nevi havaya, payeye sahip olma isteğinin sonucu sahneye atılan dolu veya boş pet şişeler, taşlar ve madeni paralar eşliğinde konseri tamamladık. Tarkan çok sakindi. Resmen kendisine pet şişe atan adamın gözünün içine bakıp – bir de bunu arkadaşlarının omuzlarına çıkarak yapıyorlar – seni gidiiiii dercesine gülümseyerek parmak salladı ama yine de o şişeyi yemekten kurtulamadı. Garip olan, bu olayları çıkaran kendini bilmezlerin 60000 kişi içinde sadece 100 kişi civarında olmalarıydı. Yine de güzel bir konserdi. Seyirci, yukarıda yazdığım şahıslar dışında çok coşkuluydu. Güvenlik ekibimizi de kutlamak isterim. İsteseler döve döve inletecekleri taşkınlık yapan insanlara, konuşarak, telkinde bulunarak müdahale ettiler.

Ertesi gün oldu…

ve Malatya’ya doğru yola çıktık…

Malatya’ya yaklaşırken yol birebir Çeşme yoluna benziyor desem, çoğunuz bana inanmazsınız; ama öyle. Karakaya baraj gölü sağınızdaykenki görüntü Çeşme yoludaki görüntülerle neredeyse aynı. Malatya’daki Beşkonaklar’da yediğimiz yemek de, herşeye köfte diyen ve temeli bulgur olan br mutfağın en lezzetli örneklerini bize tattırdı. Konser diğer şehirlere göre daha az coşkuluydu sanki. Biraz şımarıyor muyuz ne? Millet kendini yırtıyor ama yine de biraz daha sakin olunca böyle demiş bulundum. Sonuçta bazı şehirlerde konserlerimize gelen ve tatsızlık yaratan birkaç küçük adamın esamesi yoktu Malatya’da. Teşekkür ederiz kendilerine…

Peki bu adamın almayı unuttuğu hatta büyük bir umursamazlıkla masasında unuttuğu bu notun üstündeki yazının bu olaylarla bir ilgisi olabilir miydi. Gidilmeyen, hatta sevilmeyen bir yerdi Kara Orman. Ne zaman karanlık bir olay olsa akla ilk gelen olay mahalli orası olurdu. Yanında bu notu taşıyan biri pek de güvenilir olamazdı. Gözlerini kaçırarak notu ona uzattı. Ancak gözü adamın eline kaydığında bu kez de dehşet verecek kadar büyük ve derin, zamanında çok acı vermiş olduğu belli olan ancak kapanmış yarayı gördü. Bakmak istemiyordu adama. Bakmamalıydı. Belki ona bir fenalık yapabilirdi. Belki de ileride tanık, hatta belli mi olur, kurban olabilirdi. Ancak yine de gözleri yukarı kaydı tekrar…

Facebook Twitter

Tarkan Fanta Turnesi…Adana…ve Stockholm Sendromu’na bir başka bakış…

Neden bir memleketin insanı çok sinirli olur?
Niye hep bir kavga çıkacakmış gibi hissedersin bazı şehirlerde?
Adana’da bu soruları tekrar sordum kendime. Bu kadar sinir çok fazla ya insana. Delikanlılık falan değil bu. Belki havadan, nemden, adetten, gelenekten, genlerden ama sonuç ortada. Adana’da insanlar çok sinirli. Bu sinir araba kullanmalarından eğlenmelerine kadar her yerde kendini gösteriyor. Ama yemeklerin harikalığını unutmamak gerek. Eğer bu da sinirdense…yiyin birbirinizi ey Adana halkı…:)

Konser yine çok kalabalık, sıcak ve coşkuluydu. Yine kavga çıkaran ve alkolü gerçekten sadece tıbbi olarak haricen kullanması gereken insanlar vardı. Ama genel olarak gayet iyiydi…

Bu arada Adana’da bici bici diye birşey var…ne olduğunu bilmiyorum ama yencek birşey galiba…ismi güzel…

Adana’ya dair bir anımı nakletmek isterim size sayın okurlarım (bak adam havaya girdi dördüncü blogda Kafka’ya bağladı)…2001 yılında, Cahit Berkay Film Müzikleri grubu olarak Altın Koza Film Festivali dahilindeki bir büyük sinema açılışında çalmak üzere Adana’daydık. Bu arada acaip nezleyim. Adana’ya gider gitmez nerde kebap yesek diye konuşurken şanı memleketi aşmış, bir nevi efsane, mit olmuş Adana’lı Celal’in adını duyduk. Konseri çaldık. Ben hala nezleyim. Konserden sonra organizasyon bizi havalı bir restorana götürdü. Festival olduğu için içeriye girdiğimizde bizen başka pek çok sanatçının da orda olduğunu gördük. Masaya oturduk ve içeceğimiz sorulduğunda, tabi ki de “Rakı” dedik. Garson Cahit Abi’ye “Yalnız beyefendi, masada bayan yokken alkol servisi yapmıyoruz” dedi. Cahit abinin rengindeki değişim, rakının suyu aldığındakinden daha hızlı oldu. Yan masadan rahmetli Duygu Asena “Ya ben geçeyim onların masasına o halde” dediyse de Cahit abi akıncılarını Rum üstüne süren bir uçbeyi gibi bizi masadan kaldırdı. Bu arada ben hala nezleyim. Nereye gidelim derken ve açlık artık baş dönmesine çalarken, “Ahanda, hani Adana’lı Celal var idi” dedi aramızdan biri; galiba Serhat. Hadi hep beraber derken Adana sokaklarında Adana’lı Celal’i aramaya başladık ama adam Kayser Söze gibi; kim olduğunu bırakın, nerde olduğunu bilen yok. En sonunda bir yere geldik güvendiğimiz bir tarif üzerine. Mekan bir otopark. Bir teneke araba var. Etraf insan dolu. Kebapçıların sermaye dedikleri kuyruk yağı kokusuna bulanmış duvarlar eşliğinde ellerindeki dürümlere Parfüm filminin son sahnesinde asıl çocuğa saldıran ahali gibi abanan insanlar görünce doğru yere geldiğimizi anladık. Hemen bir masa bulduk. Masa alçak. Ben hala nezleyim. Koca teksir kağıdı üzerinde tabaksız domatesler, biberler, soğanlar saçıldı masaya. Ama o domatesin kırmızını hala daha unutamam. Lezzetini de. Bu arada kebaplar söylenmişken arada tıkınmaya başlamışız. Acı yemeyi hiç sevmeyen ben, yanımda oturan Mert Önal’ın – Kangroove’dan hatırlayacaksınız- elindeki turşu bibelerden bir tanesini ağzına attığını görünce gaza gelip “Acı mı?” diye soruverdim bir nevi Heidi edasıyla. Mert, daha sonradan anlattığı kadarıyla, ağzının içindeki asit yağmurunu saklamaya çalışarak bana “Yok hiç değil ” deyiverdi. Ben de “Adana’dayız, burda yemicez, nerde yicez ?” diyerek bir tane biber attım ağzıma,,,derken ışıklar soluklaşmaya başladı. Sesler uzaklaştı. Normal koşullarda hissetmem gereken ağzım, dilim sanki diş ameliyatı geçirecek bir file verilmiş anesteziyi yemiş gibi uyuştu. Ebelep hübelleee derken masadan ayağa fırladım ve otopak içinde – şaka yapmıyorum- AĞZIM AÇIK KOŞMAYA BAŞLADIM. Arkamdan bana ayran ve domates yetiştiren helal süt emmiş insanlar olmasa, bence daha bir süre daha da koşardım. İnsan haysiyetini ayaklar altına alan bu dakikalardan sonra masaya döndüğümde, beni daha da ayaklar altına alacak bir gerçekle karşılaştım…Mert herşeyi, sürekli yanımda taşıdığım ve konserleri kaydettiğim kameramla kaydetmişti. Bu utanç tablosunu, insanın düşmanına yapmayacağı şeyi, çocukluk arkadaşına yapmış olmanın rahatsızlığından eser taşımayan bedeni, kahkahalarla sarsılmaktaydı. Bu arada…artık nezle değildim.

Ya a dostlar, bu olay üzerine kendisine müteşekkir olup, o günden itibaren “Acı yerim ulen” diyene kafa tutacak kadar çok acı sevmemin ve yememin altında , gerçek Stockholm Sendromu olarak adlandırabileceğimiz bu olay yatmaktadır. Sağolasın Mert, sen çok yaşa Celal…

Facebook Twitter

Basın sayfasına yeni yayınlanmış Audi magazine ve Cazkolik röportajları röportajları ekledik…

Facebook Twitter

Tarkan Fanta Turnesi…Kayseri…ve askerlik anıları…

Ben Kayseri’yi severim…

 

Sadece askerliğimi burada yaptığım için değil, Erciyes’in ihtişamının içindeki zerafeti, Selçuklu’nun harika eserlerinin şehrin ara sokaklarında bile kendilerini göstermeleri, çoğu caddesinin yan yolunun park yeri olarak düzenlenmiş olması yanında -evet- PASTIRMASI, SUCUĞU VE MANTISI için de severim…

 

Burası iyi düzenlenmiş bir şehir ama Selçuklu eserlerinin yanına soradan dikilmiş zevksiz binalar şehrin güzel bir şehir olmasını engelliyor. Her zaman olduğu gibi yapmayı değil  onarmayı seven milletimin ardında bıraktığı bu. Birkaç tane iyi mimari eserimizin arkasına sığınıp en rezil apartmanları dikme hakkını görüyoruz kendimizde. Bunun parayla ilgisi yok. Zevksizlikle ilgisi var. Türk insanı zevkli olmayı bir zaaf, başkaları karşısında onlara verilmiş bir koz olarak mı görüyor ne? Yaptırdığı apartmanın üstüne soyadını boydan boya karolarla yazdıran bir adamın, başardığını ilan etmek için başvurduğu bu yöntemle şehre ne büyük kötülük ettiğinin farkında olmadığından adım gibi eminim. Üstelik şuracıkta, Ağırnas’ta doğmuş bir gayrimüslim çocuğun, bu milletin çıkardığı en büyük mimar olması, bu şehrin utancını fazlasıyla katlıyor. Sinan’ı sahiplenmek sadece yaptığı birkaç camiye, külliyeye tabela asmakla olmuyor. O bakışa sahip olmaya çalışmak gerek.

 

Askerliğimi Kayseri’de yaptım dedim ya, bildiğiniz üzere askerlik anıları bitmez. Bende de dolu var. Ama bir tanesi az daha müzik kariyerimi baştan değiştiriyordu. Bir sabah içtimasında, Kayseri Komando Tugayı Bandosu’nda, komutanın dudağımı tutup – ki bu kibar bir ifade, esasında çekiştirip :) - “Bunda memeli dudak var. Buna tenor saksofon verin” demesiyle Weltklang marka bir saksofonun üzerime zimmetlenmesi bir oldu! Ben de bu şekilde 6 ay tenor saksofonla cebelleştim. Ama pek çalabilmiş olduğumu söyleyemem. Birkaç marşı çalmaya başlamıştım ki tezkereyi aldım :) Böylelikle komşularım olası büyük bir ızdıraptan kurtulmuş oldular :)

 

Bu olay dışındaki bir başka olay gerçekten müzik hayatımı değiştirdi. Aynı dönemde askere gittiğimiz Sarp Maden, Armoni Mızıka Moral ekibiyle Kayseri’ye gelmişti. O askerliğini Ankara’da yapıyordu. Birkaç yıl önce Marmaris’te tanışmıştım onunla. Çok iyi bir gitarist olduğunu biliyordum. Kaldıkları yatakhane benimkine çok yakındı ve konserlerinden bir akşam önce Sarp’ı bizim bandonun prova odasına çağırdım. Basım yanımdaydı ve prova odasında bir gitar vardı. İzmir’den getirmiş olduğum Real Book’u açıp caz standartları çalmaya başladık. Saatlerce çaldıktan sonra askerliğim bitince  İstanbul’a taşınacağımı söylediğimde  Sarp, İstanbul’da da çalmaya devam etmek isteyeceğini söyledi. Bu olaydan 1 buçuk yıl sonra ilk konserimizi 13 Ekim 2001′de -nasıl hatırlıyorum bilemiyorum ama öyle :) -Volkan Öktem, Sarp Maden ve benden müteşekkil ekiple, daha önceden Çağlayan Yıldız’la çıkarmış oldukları albümde kendilerine verdikleri Trio Mrio ismini kullanarak Eskişehir Caz Festivali kapsamında Hayal Kahvesi’nde verdik. Trio Mrio ismini 2004′te Genco gruba girene kadar kullandık. Grubun ismi Genco ile Quartet Muartet oldu. Artık üçlü olarak çaldığımızda Trio Mrio ismini kullanmıyoruz çünkü Çağlayan Hollanda’dan geri döndü ve tekrar o şekilde çalıyorlar. Biz de MadenÖktemErsönmez olarak devam ediyoruz.

 

Bu arada dün Mehmet Akatay uzamış sakallarıma bakıp “Oğlum senin son kıllanma tarihin geçmiş, kısalt sakallarını” dedi.Pek bi güldüm.

 

Konserden önce ziyaret ettiğimiz Volkan’ın akrabalarının bize sunmuş oldukları mantı için söyleyebileceğim birşeyler de var. Ben daha önce mantı falan yememişim komşular. Bu nedir ya?..Bir lezzet silsilesi …bir tat bombası…haz kızkaçıranı…tutku şelalesi…zevk medyanı… arzu tramvayı…insanın açık dolaşım yapmadığı için şükretmesine sebep olacak şekilde , midemizin kırkbayırı olsa da bu lezzeti tekrar tekrar tadabilsek – biliyorum bu iğrenç oldu- diyeceği cinsten bir beslenme karnavalıyla karşıladılar bizi. Gürsel abiye ve eşine teşekkürler…

 

İşte Kayseri benim için böyledir a dostlar…Koğuş kokusu, Vedat Milör özentisi ve Quartet Muartet’in ilk provası…bu arada -15 de tutulan nöbetler ayrı…onu başka zaman yazarım….demişken birkaç satırlık notu gördü. Sadece “Karaorman, 19:00″ yazıyordu. Anlamadğı bu küçük notu adama uzatırken zihni ona okumuş olduğu bazı haberleri getirmeye başlamıştı. Gazetelerde son zamanlarda Karaormanda bulunan cesetler yazıyordu uzunca zamandır. Kim oldukları belli olmayan adamlar gözleri ve elleri arkadan bağlanmış şekilde Karaorman’ın belki de hiçkimsenin gitmediği köşelerinde bulunuyordu. Polis hiçbir delil, kimlik ve ipucu bulamamıştı.

 

Devamı Adana’da…

 

Facebook Twitter

Tarkan Konya konseri 28 Temmuz’a ertelendi

Facebook Twitter
Yaklaşan konserler
  • 25/11/17 - 21:00 Erik Truffaz - Babylon - İstanbul
  • 27/11/17 - 21:00 Erik Truffaz - Ankara Palas - Ankara
  • 29/11/17 - 21:00 FOURinthePOCKET - W Hotel İstanbul - İstanbul
  • 01/12/17 - 21:00 Ceylan Ertem - Ooze Venue - İzmir
  • 08/12/17 - 21:00 MadenÖktemErsönmez- MÖE - Bios - İzmir
  • 09/12/17 - 21:00 MadenÖktemErsönmez- MÖE - İKSV Salon - İstanbul
  • 12/12/17 - 21:00 Yalın - Zorlu Performance Center - İstanbul
Bülten
...
Haber Arşivi
  • 2017 (90)
  • 2016 (90)
  • 2015 (46)
  • 2014 (56)
  • 2013 (56)
  • 2012 (54)
  • 2011 (23)