blog.png

“HELLOWEEN” üzerine…

Merhaba sevgili okurlarım. Uzun zamandır yazmıyorum; biliyorum özlediniz. Bildiğiniz gibi dün fevkalade öneme haiz “Helloween” bayramını eda ettik. Herkesin başkası olmak (ki kimsenin kendisi olup böyle çok daha güzel olmak için çaba harcamadığını bir kez daha üzülerek gördüm) için azami çaba harcadığı bu bayramın kutlamalarına ben de kendim, yani Herr Sigmund Freud olarak katıldım. Bir sürü deli manyak,ağız burun boyalı; aralarında asaletimle ışıldadığımı hissediyorum efendim. Ortamlarda dolaşırken ve sohbetlerimde (asla hasta-doktor ilişkisi içinde değil tabi) gençlerin bu bayramın gerçek anlamını bilmediklerini, tarihimizin bu önemli annanesine sadece basit bir eğlence, kopito bir gece olarak baktığını üzülerek gördüm. Aslı astarını araştırmadan dolaşıyordu ortalıkta gençler. Astarı bilirsiniz ama…şerrefsizler sizi….hadi Aslı araştırmadı, bari siz…

Neyse efenim. Size taaa şaman pagan etin butun dönemlerinden kalma bu bayramın nasıl ortaya çıktığını anlatacağım.
Şimdi efendim atalarımız şamanik dönemde biliyorsunuz çeşitli bitkilerin dumanı ile başka dünyalara yolculuk ettiğine inanılan şaman rahipleri kutsal biliyordu. Kafalar iyi, bunlar bayağı ateşler etrafında falan, doğanın mistik ruhlarına benzemek amacıyla yüzlerini boyayıp ayin yapıyorlardı. Gel zaman git zaman onlara bu kafayı yaşatan bitkilerin hasat mevsiminin başlangıcını her yıl ossbir Ekim’de kutlayarak, doğaya şükranlarını sunma geleneğini başlattılar. Hoşgeldin mahiyetinde bu bayrama “Hello Weed” adını koydular. Evet…Bunu yazmazlar…Bilgi bilenindir…
Peki efendim sonra ne oldu?..Bu kutlamalar sırasında bazı kendini bilmezler sapıtınca, ulan dediler bu bayram b.ka sardı…afedersiniz bilimsel dilden bazen uzaklaşıyorum zira dün morallerrm çok boğzuldu…e tamam kutlamayalım o zaman dendi…ama sonra baktılar acaip ekonomi dönüyor…balkabağıydı boyasıydı çıracısı catering falan bunlar dediler bu kokuşmuşluğu, rezilliği, metal yorgunluğunu atmak için ismini değiştirelim…
Akılda kolay kalması için de (bizim paralar yenilenirken yuuroya benzettiler ya kalpazanlar yabancılık çekmesin diye) bayramın adını “Helloween” olarak update ettiler…ama adetler kaldı..hala kendini bilmezlik, boyalı surat, madem batının iyi taraflarını alıyoruz çoluğa çocuğa şeker dağıtma adetini de alaydınız, ama yok…
illa surat boya
kızlar mini etek
seksi cadı Sementa…

ya bilmiyorum ya… bilmiyorum….valla ben bir doktor olarak utandım…
Artık bu bayramın gerçek tarihçesine vakıfsınız…
Ona göre kutlayın…
Çok da takılmayın ama…
Zira her şey fallik…

Facebook Twitter

Sen Gelme Kardeşim…

Her gün ayrı bir olay olan bu ülkede sanatçıların şarkılarını söylemeyip, sanatçılığıyla değil ünlülüğüyle olaylar içinde yer almasını istiyorsan…

Senin istediğin gibi davranmayıp, senin onaylamayacağın sözleri söylediğinde hemen sırt çevirip, en ufak bir olayda ilk kalem olarak sanattan ve kesinti yapıyorsan…

O sevdiğin sanatçının hassas bir anında yazdığı şarkıyı, kendi hassas olduğun bir zamanda dinlerken, o şarkıyı internetten ücret ödemeden, korsan indirdiğini hatırlamıyorsan…

Bunu yaparken de o sanatçının ne kadar kazandığından habersiz, “aman nasıl olsa çok para kazanıyorlar, benim param yok” diyorsan…

Sen evinde televizyon başında formanı çekmiş maç izlerken,” bizim halk renkli sever” diyen kanalların, oyuncuların suratına florasan tutulmuş gibi ışıklandırılmış dizilerinin başında çiğdem çitlerken, her gün merakla bekleyip izlediğin şarkılı türkülü yarışmaların bir gün yüceltilen bir gün aşağılanan genç ses sanatçıları bu ülkede para kazanır mı kazanmaz mı diye aklından geçirmiyorsan…

Bilmemkaçyüz kilometre ilerideki şehre gidilmiş, o sahneler kurulmuş, senin hayatın boyunca yapmayacağın bağış miktarı kadar para çalışanlara dağıtılmışken, konser iptal militanı olan sen, hepimizin üzüldüğü bir olay o gün gerçekleştiğinde tekrar her şeyin nasıl toplananıp, o ulaşım masraflarının karşılanıp herkesin nasıl geri geleceğini düşünmeden, klavye başında ağzına emzik tıkılmasını bekleyen şımarık çocuk gibi mızmızlanıyorsan…

Eti budu bir şey olmayan, kendi çapında iş yapan ama hayatını böyle geçindiren müzisyen arkadaşım, ertesi gün vereceği kirasının son kısmını o gece çalacağı mekandan/konserden tamamlayabilecekken, sen neden konser iptal edilmiyor diye bilgisayar başında tükürük saçıp sonra gece kankalarınla gittiğin meyhanede gündemdeki üzücü olaylara sadece iki buçuk dakika ayırdıktan sonra yine geçen akşam götürdüğün abladan bahsedebiliyorsan…

Sen her ay masa arkasında örgü örsen bile banka hesabına yatan maaşınla çocuğunun okul taksidini yatırabildiğinde, bırak krediyi bankaların kredi kartı bile vermediği çok sevdiğin pek çok sanatçı olduğunu düşünemiyorsan…

Işıkçının,sesçinin, sahneyi kuranın, yemekçinin parası, uçak biletleri ödenmişken senin iptal ettiğin konserle senin tahmin edemeyeceğin kadar büyük meblağlarda zarar eden sanatçın bunu bu ülkede yılda on kez yaşadığında onun için “ya koyar mı ona be” diyebiliyorsan…

Sanatçının duyarlılığını kirasını yatıramadığı, en yakın arkadaşını toprağa verdiği ,eşiyle dostuyla kavga ettiği, dünyasını yıkacak kadar kötü bir haber aldığı günde sahneye çıkabildiğinde değil, sadece “hassas” zamanlarda akşam evinde vur patlasın çal oynasın programlar izlerken yine de kendini “duyarlı ve hassas” sunan insanların hassasiyetlerini düşünüp “hassasça” konser iptal ettiğinde sınıyorsan…

Sanatın değeri bilinmeyen ve karşılığı hiçbir zaman ödenmeyen bu ülkede, sana yaşadığı her seyin, duygularının, birikiminin, düşüncesinin, kişiliğinin şekillendirdiği şarkılar çalan söyleyen sanatçına bir kasetçalar gibi davranıp ne zaman susup ne zaman çalacağına karar vermeye çalışıyorsan…

Ağladığında, güldüğünde, konserinde el çırptığında her şey iyiyken, samimi olarak ibadet eden vatandaştan gayrı, onbir ay her türlü rezaleti yapıp Ramazan’da adam olmuş gibi davrananlara benzer şekilde elaleme ne kadar hassas olduğunu “feys”lerde “tvitır”larda göstermek için sanatçının gönderilerinin altına yorum yazarken o sanatçıyı tanımazdan bilmezden, sanki yanlış tanımış olmaktan geliyorsan…

Sevdiğin sanatçıya, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyecek kadar kendinden emin, evlendikten sonra değişmesini beklediğin eş muamelesi yapıyorsan…

İnsan olarak hepimizin çok üzüldüğü günlerin akşamında konser iptal etmeyen sanatçılara lanet okuyup, kendin eşin dostunla evinde hiçbir şey olmamış gibi neşeli/televizyonlu/şakalı/çay dökmeli eğlenceler yaşıyorsan…

O sanatçı belki de çok ihtiyacı olan o paraya kendi isteğiyle sırt çevirirken, sen ev gezmelerinde, kahkahalarda, sevişmelerde, canlı müziğin iptal edildiği bir barda, sevdiği televizyon programının başında, laf soktuğun başka sanatçılardan bulduğun artık zamanda, gözüne kestirdiğin sanal alem arkadaşlıklarında zaman geçiriyorsan…

Acı olayların yaşandığı günlerin sonraki haftası, on gün ertesi hatta bir ay sonrasındaki konserler iptal edilip zaten telif sistemi çalışmayan bir ülkede var olmaya çalışan sanatçının tek para kazanma kaynağı kurutulduğunda, “ya atmıştır sağa sola bir şeyler, aileden falan da vardır” diyebilecek kadar izansızsan…

Eyy oturduğu yerden sevdiği sanatçıya ev ödevi verir gibi konser iptali telkininde bulunan, müziği aslında sadece eğlencelik bir hayat fonu sanan ama bunun farkında olmayan dinleyici…

Sen gelme kardeşim…
Benim konserime gelme…
Çünkü ben senin duyarlılığında değilim…
Çünkü ben benim duyarlılığımdaki dinleyiciye müzik yapmak istiyorum…
Ve inan bizim hassas olmayan müziğimiz sana göre değil…

Öyle hassas görünüp, benden her taziye iptali istediğinde, etrafa verdiğin duyarlı pozun tezahürü olarak kendi işini gücünü iptal etmediğin sürece, senin gibi sanatçısını aç görmeyi sevenlere müzik yapmak istemiyorum ben…

Senin gözyaşını akıtan o şarkıları yazana kadar o sanatçının ne kadar gözyaşı döktüğünü anlayana kadar da gelme…

Sakın gelme…

Ama sen zaten bunları yapmıyorsundur biliyorum…

Çünkü sen duyarlısın değil mi?..

Facebook Twitter

“Azınlık” ne kötü bir kelime…”Hoşgörü” de…”Bizim parkta oynayabilirsiniz ama çift kale maçta bizi yenerseniz döveriz” der gibi…

Facebook Twitter

Kendime Notlar…Yazılacak kitaplar…2…


 
 
İstanbul’un en güzel kızlarının fotoğraflarını şehrin muhtelif yerlerinde çekerek sunacağın bir fotoğraf albümü…”Şehir hot’ları”…
 
Sultanın en sevdiği sazı icin kurup ilk başkent yaptığı şehrin romanı…”ADearNey”…
 
Trafiğin insan psikolojisi üzerine etkilerini incelediğin araştırmacıtrafikpolisçilik…”Bindiğin taksinin şoföründen utanmak”…
 
Aynı grupta müzik yaparken aşık olan bir çiftin romantik hikayesi….”Tondan Tene”…
 
Gerçek hikaye!…Askerde koşarak tuvalete yetişmeye çalışırken cebinden mentollü mendil çıkmasının ardından yaşadıklarını anlatan biyolojik aksiyon…”Rüzgarın nefesi”…
 
Tarımsal alanlarımıza yayılan direniş belgeseli senaryosu…”Gezi Bağları”…
 
Obsesif paranoyak hayranının kendisini takip ve tehdit etmesi üzerine arabasını oto sanayideki Celil Usta’ya götürüp, bir kaleye döndürten sanatçının gerilim dolu romanı…”Toma’lı Perihan”…
 
Gayrı sıhhi koşullarda yapılan tavuk besiciliğinin fast food sektörüne etkilerini sunar araştırma…”Çikin Börgır”…
 
Bıktırana kadar oynayacak bir dizi senaryosu…”Kurdeşen Yüzyıl”…
 
Seni “Ne zaman oralardan geçsem bir hüzün kaplıyor içimi…kaybedilen değerlerimiz aklıma geliyor…bi de hepsini bir araya koymuşlar…yazık yani…kimsenin kimseye yararı yok be kardeşim” diye düşüncelere gark eden eski bir İstanbul mahallesi incelemesi…18 yaş üstü için…ne olur ne olmaz…”Hadımköy”…
 
Hayatının en güzel günlerini yaşadığını bilmeden geçirdiğin zamanlara ait eşyaları topladığın bir box set…”Retrospektif”…
 
Ülkemizde haşerat yaşamayan tek ilimizin tarihi, coğrafyası felan…”Bitless”…
 
Festival organizatörünün “Osmanlı’ların istilasından korkup yapmıştık biz bunu, ama şimdi siz konsere geliyorsunuz” dediği ihtişamlı kalenin dibinde bu yıl arkalı önlü üçüncü kez Nils Petter Molvaer ile aynı sahneyi paylaştıktan sonra yan taraftaki akşam pazarında bizi dinledikleri için bir şişe şarap hediye eden esnafın yaşadığı Foça ile Mersin karışımı kılıklı bir tane bile taksisi olmayan sokaklarındaki cafelerde galiba bugüne kadarki en iyi dondurmayı tattığım Rocella’yı anlatır gezi kitabı…”Italian’s do it better”…(Madonna “Papa don’t preach” single’ı da hediye)
 
 
Bu arada kapanışı yaparken sizlere söylemek istediğim son birşey daha var…
 
 
 
 
Kendi soyadını söylerken Michelle Pfeiffer’ın iki dudağı arasından kaçıverecek ıslık olmak istiyorum…o topuzun tokası, küvetindeki sünger, garbının afakı, hatta burnundaki tatak bile olabilirim…
 
 
Saygılarımla…

Facebook Twitter

Bir İlişkinin Anatomisi…Aşk Çapa İster


Sevgili okuyucularım,
Pek çok takipçimin,”Alp bey, sonsuz bilgi ve tecrübelerinizden faydalanmak istiyoruz; kadın-erkek ilişkileri üzerine de birşeyler yazar mısınız?” şeklindeki ısrarlarına daha fazla dayanamayarak, uzmanlık alanlarımdan sadece ikisi olan maliyet muhasebesi ve psikanalizden hareketle sizler için bir yol haritası çıkardım. Bu yol haritasında, üzerine yüksek lisans yaptığım Gayzerler (Soze’nin Redjavik yıllarını anlattığım bölüme özellikle dikkat ediniz) hakkında da detaylı bilgiler bulacaksınız. Doktora tezimi yazdığım “Dikta rejimlerinde pespayelik ve balalayka” konusundan da çeşitli başlıklar içeren bu incelemede, Amatör Jinekologlar Derneği’nin Taharet Musluğu Sevenler Vakfı ile ortak düzenledikleri “Biçimin üsluba etkisi” konulu panelde yaptığım konuşmadan alıntılar ve yıllar süren araştırmalar sonucunda yazdığım “Kitch Olmadan Piç Olmak” isimli kitabımdan da satırlar okuyacaksınız. İktisat profesörü olduğum yıl yayınlanan makalem “Sivil Savunmada Yer Hizmetlerinin Önemi”nde de zaten okumuş olduğunuz analizlerimin yanında, “Kavimler Göçünün Özal Ortadireğine Etkisi” başlıklı yazı dizisinde tefrika edilen çeşitli pasajları da bu yol haritasında görebileceksiniz. Ancak okuyucu bu haritayı izlerken ilgili bilim insanlarına danışmanlık hizmeti verdiğim “Sümela Manastırı Fresk Restorasyonu” konusunu da göz ardı etmemelidir. Çünkü Harvard Üniversitesi dekanıyken verdiğim “Bel veren televizyon sehpalarının bakım ve onarımı” konulu seminerde belirtmiş olduğum üzere, bir ilişki iki insan arasındaki bir “Hal” olsa da, lakin ki, öyle değildir. İlişki, ünlü prezervatif markası “Takşuka”ya CEO’luk yaptığım yıllarda çalışanlarıma hep örnek gösterdiğim “Camille Saint-Saëns” ile “Gazoz Sen Sun” arasındaki bağ gibi olmalıdır. Peki bu bağın özü nedir? En ufak alakası olmayan kavramların eğilip bükülüp bize adeta “There is no spoon” demesidir sevgili okuyucularım. Buradan hareketle, siyah kuşak sahibi olduğum atasporumuz deve güreşçiliği literatürüne kazandırdığım  ”Hörgücü tek olanın depiği pek olur” prensibini ne yapmıyoruz? Unutmuyoruz. Sözlerime son verirken, Amerikan Film Akademisi üyeliğim sırasında benden desteklerini hiç esirgemeyen kişi ve kurumlardan Pele’ye (Brezilya Milli Takımı’na seçilen ilk yabancı ünvanını elde ettiğim yıl tanışmıştık kendisiyle), iki yıl üst üste başkanlığını yaptığım İrlanda Yazarlar Birliği’ne (James Joyce üzerine yaptığım araştırmalar halen Eritre ve Mozambik’te ana sınıflarında ders kitabı olarak okutulmaktadır), kurucu üyesi olduğum Şaşı Turist Rehberleri Sendikası’na (uzmanlık alanlarımın Taklamakan ve Gobi çölleri ile Nikaragua sahil şeridi olduğunu belirtmeliyim) ve Oto Sanayicileri Odası’na (…neden ekledim bilmiyorum, birşey yapmadılar benim için) teşekkürü borç bilirim.
 
Bu 15 adımlık yol haritasındaki parçaların sadece isimleri bile, bir ilişkinin bizleri nerdeeeen nereye götürebileceğinin bir delilidir…
 
Linklere tıklayarak devam ediniz…
 
 
 
 
Adım 1
 
Adım 2
 
Adım 3
 
Adım 4
 
Adım 5
 
Adım 6
 
Adım 7
 
Adım 8
 
Adım 9
 
Adım 10
 
Adım 11
 
Adım 12
 
Adım 13
 
Adım 14
 
Adım 15

Facebook Twitter
Yaklaşan konserler
  • 25/11/17 - 21:00 Erik Truffaz - Babylon - İstanbul
  • 27/11/17 - 21:00 Erik Truffaz - Ankara Palas - Ankara
  • 29/11/17 - 21:00 FOURinthePOCKET - W Hotel İstanbul - İstanbul
  • 01/12/17 - 21:00 Ceylan Ertem - Ooze Venue - İzmir
  • 08/12/17 - 21:00 MadenÖktemErsönmez- MÖE - Bios - İzmir
  • 09/12/17 - 21:00 MadenÖktemErsönmez- MÖE - İKSV Salon - İstanbul
  • 12/12/17 - 21:00 Yalın - Zorlu Performance Center - İstanbul
Bülten
...
Blog Arşivi
  • 2017 (1)
  • 2015 (1)
  • 2013 (3)
  • 2012 (13)
  • 2011 (14)