blog.png

Beraber Duj…


Sevgili hastalarım merhaba,
Sizlerle konuşmak istediğim 19 konu başlığının 4 ana maddesinin 2 tanesinden daha önemli olan biri hakkında bir şeyler söylemek istiyorum…
Farz edin ki bir konferans, bir panel veya işte bişi için bir şehre geldiniz ve otele halk arasında check-in tabir ettiğimiz işlemi yaptınız… (yani otele giriş edimi) 
“Ya yol yorgunusun ama hadi be Sig***, bi duşa gir de rahatla” diyerek kendinize telkinde bulundunuz…
Yani bu illa ben olmak zorunda değil…Orhan olur, Veli olur, Carl olur, Jung olur…
Duş bataryasını açtığınız bille, yukarıda asılı olan duş ahizesinden aşağıya soğuk suların boca olmasıyla, zamanında duyduğunuz ama hiç kullanmak zorunda kalmadığınız sövgüleri taktınız namlunuza…
Bu ne zalımlıktır…ne hayınlıktır…aymazlıktır…cibinliktir…
Bir insan kendinden sonra gelecekleri düşünerek duştan çıkarken bataryayı yine musluktan akacak şekilde bırakmaz mı?…
Evet sevgili hastalarım…
Bırakmayanlar var aranızda…
Evet hepiniz ruh hastasısınız…
Kiminiz manyak ama sevimli, kiminiz sevimsiz ama aklı başındasınız…
İkinci kısım beni ilgilendirmez, ben parama bakarım, seansımı yapar, ücretimi alır, kanyağımı yudumlarım…
Ama o zalımlar bana DM ile, yani bir Depeche Mode şarkısı rumuzu ile ulaşsınlar…
Unutmayın…bayram kampanyası, ilk seans bedava…(sonrakilerde geçiririm)
Ve siz sıradan ruh hastaları….
Hepinize yetecek kadar valium var…
Sıraya girin yeter…
Haydin selametle enjoy the silence…
Herr Freud…Her zaman Freud…
***Çocukken herkesin bir takma ismi vardı; benimki de Sig’di. Bu ismi o zamanlar aşık olduğum Constanz, yakalamaç oynarken beni yakaladığında
-“Sig’i tuttum, Sig’i tutuuum…” diyerek gayriihtiyari olarak bulmuştu.
Aşkıma yanıt vermeyen Constanz daha sonra evlendi 3 çocuk yaptı, kocası bunu ortada bıraktı, kötü yola düştü…
Ben sana demiştim kızım.
Sig’i tuttun mu bırakmayacaktın…

Facebook Twitter

“HELLOWEEN” üzerine…

Merhaba sevgili okurlarım. Uzun zamandır yazmıyorum; biliyorum özlediniz. Bildiğiniz gibi dün fevkalade öneme haiz “Helloween” bayramını eda ettik. Herkesin başkası olmak (ki kimsenin kendisi olup böyle çok daha güzel olmak için çaba harcamadığını bir kez daha üzülerek gördüm) için azami çaba harcadığı bu bayramın kutlamalarına ben de kendim, yani Herr Sigmund Freud olarak katıldım. Bir sürü deli manyak,ağız burun boyalı; aralarında asaletimle ışıldadığımı hissediyorum efendim. Ortamlarda dolaşırken ve sohbetlerimde (asla hasta-doktor ilişkisi içinde değil tabi) gençlerin bu bayramın gerçek anlamını bilmediklerini, tarihimizin bu önemli annanesine sadece basit bir eğlence, kopito bir gece olarak baktığını üzülerek gördüm. Aslı astarını araştırmadan dolaşıyordu ortalıkta gençler. Astarı bilirsiniz ama…şerrefsizler sizi….hadi Aslı araştırmadı, bari siz…

Neyse efenim. Size taaa şaman pagan etin butun dönemlerinden kalma bu bayramın nasıl ortaya çıktığını anlatacağım.
Şimdi efendim atalarımız şamanik dönemde biliyorsunuz çeşitli bitkilerin dumanı ile başka dünyalara yolculuk ettiğine inanılan şaman rahipleri kutsal biliyordu. Kafalar iyi, bunlar bayağı ateşler etrafında falan, doğanın mistik ruhlarına benzemek amacıyla yüzlerini boyayıp ayin yapıyorlardı. Gel zaman git zaman onlara bu kafayı yaşatan bitkilerin hasat mevsiminin başlangıcını her yıl ossbir Ekim’de kutlayarak, doğaya şükranlarını sunma geleneğini başlattılar. Hoşgeldin mahiyetinde bu bayrama “Hello Weed” adını koydular. Evet…Bunu yazmazlar…Bilgi bilenindir…
Peki efendim sonra ne oldu?..Bu kutlamalar sırasında bazı kendini bilmezler sapıtınca, ulan dediler bu bayram b.ka sardı…afedersiniz bilimsel dilden bazen uzaklaşıyorum zira dün morallerrm çok boğzuldu…e tamam kutlamayalım o zaman dendi…ama sonra baktılar acaip ekonomi dönüyor…balkabağıydı boyasıydı çıracısı catering falan bunlar dediler bu kokuşmuşluğu, rezilliği, metal yorgunluğunu atmak için ismini değiştirelim…
Akılda kolay kalması için de (bizim paralar yenilenirken yuuroya benzettiler ya kalpazanlar yabancılık çekmesin diye) bayramın adını “Helloween” olarak update ettiler…ama adetler kaldı..hala kendini bilmezlik, boyalı surat, madem batının iyi taraflarını alıyoruz çoluğa çocuğa şeker dağıtma adetini de alaydınız, ama yok…
illa surat boya
kızlar mini etek
seksi cadı Sementa…

ya bilmiyorum ya… bilmiyorum….valla ben bir doktor olarak utandım…
Artık bu bayramın gerçek tarihçesine vakıfsınız…
Ona göre kutlayın…
Çok da takılmayın ama…
Zira her şey fallik…

Facebook Twitter

Sen Gelme Kardeşim

Sorry, this entry is only available in Türkçe.

Facebook Twitter

(Türkçe) “Azınlık” ne kötü bir kelime…”Hoşgörü” de…”Bizim parkta oynayabilirsiniz ama çift kale maçta bizi yenerseniz döveriz” der gibi…

Facebook Twitter

Kendime Notlar…Yazılacak kitaplar…2…


 
 
İstanbul’un en güzel kızlarının fotoğraflarını şehrin muhtelif yerlerinde çekerek sunacağın bir fotoğraf albümü…”Şehir hot’ları”…
 
Sultanın en sevdiği sazı icin kurup ilk başkent yaptığı şehrin romanı…”ADearNey”…
 
Trafiğin insan psikolojisi üzerine etkilerini incelediğin araştırmacıtrafikpolisçilik…”Bindiğin taksinin şoföründen utanmak”…
 
Aynı grupta müzik yaparken aşık olan bir çiftin romantik hikayesi….”Tondan Tene”…
 
Gerçek hikaye!…Askerde koşarak tuvalete yetişmeye çalışırken cebinden mentollü mendil çıkmasının ardından yaşadıklarını anlatan biyolojik aksiyon…”Rüzgarın nefesi”…
 
Tarımsal alanlarımıza yayılan direniş belgeseli senaryosu…”Gezi Bağları”…
 
Obsesif paranoyak hayranının kendisini takip ve tehdit etmesi üzerine arabasını oto sanayideki Celil Usta’ya götürüp, bir kaleye döndürten sanatçının gerilim dolu romanı…”Toma’lı Perihan”…
 
Gayrı sıhhi koşullarda yapılan tavuk besiciliğinin fast food sektörüne etkilerini sunar araştırma…”Çikin Börgır”…
 
Bıktırana kadar oynayacak bir dizi senaryosu…”Kurdeşen Yüzyıl”…
 
Seni “Ne zaman oralardan geçsem bir hüzün kaplıyor içimi…kaybedilen değerlerimiz aklıma geliyor…bi de hepsini bir araya koymuşlar…yazık yani…kimsenin kimseye yararı yok be kardeşim” diye düşüncelere gark eden eski bir İstanbul mahallesi incelemesi…18 yaş üstü için…ne olur ne olmaz…”Hadımköy”…
 
Hayatının en güzel günlerini yaşadığını bilmeden geçirdiğin zamanlara ait eşyaları topladığın bir box set…”Retrospektif”…
 
Ülkemizde haşerat yaşamayan tek ilimizin tarihi, coğrafyası felan…”Bitless”…
 
Festival organizatörünün “Osmanlı’ların istilasından korkup yapmıştık biz bunu, ama şimdi siz konsere geliyorsunuz” dediği ihtişamlı kalenin dibinde bu yıl arkalı önlü üçüncü kez Nils Petter Molvaer ile aynı sahneyi paylaştıktan sonra yan taraftaki akşam pazarında bizi dinledikleri için bir şişe şarap hediye eden esnafın yaşadığı Foça ile Mersin karışımı kılıklı bir tane bile taksisi olmayan sokaklarındaki cafelerde galiba bugüne kadarki en iyi dondurmayı tattığım Rocella’yı anlatır gezi kitabı…”Italian’s do it better”…(Madonna “Papa don’t preach” single’ı da hediye)
 
 
Bu arada kapanışı yaparken sizlere söylemek istediğim son birşey daha var…
 
 
 
 
Kendi soyadını söylerken Michelle Pfeiffer’ın iki dudağı arasından kaçıverecek ıslık olmak istiyorum…o topuzun tokası, küvetindeki sünger, garbının afakı, hatta burnundaki tatak bile olabilirim…
 
 
Saygılarımla…

Facebook Twitter
Upcoming shows
  • 29/10/18 - 22:30 Yalın - Antalya - Antalya
  • 02/11/18 - 22:30 İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions - Base Milan - Mİlan
  • 03/11/18 - 22:30 İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions - Babylon - İstanbul
  • 07/11/18 - 22:30 FOURinthePOCKET - Kayıkhane Moda - İstanbul
  • 29/11/18 - 22:30 İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions - Lyon - Lyon
  • 30/11/18 - 22:30 İstanbul Sessions - Theatre Brianconnais - Torino
  • 01/12/18 - 22:30 İstanbul Sessions - Belgrade - Belgrade
Newsletter
...
Blog Archive
  • 2018 (1)
  • 2017 (1)
  • 2015 (1)
  • 2013 (3)
  • 2012 (13)
  • 2011 (14)